Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in son açıklamaları, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir tartışmayı yeniden gündeme taşıdı.
Konu şu: İlkokulda dört yıl boyunca aynı öğretmenle devam eden sistemin değiştirilerek ilk iki yılı bir, sonraki iki yıl ise başka bir öğretmen tarafından okutulması... Bu konuda öğretmenlerden görüş alınıyormuş.
Tamam, öğretmen değilim, ama eş durumundan bir eğitim gönüllüsü ve otuz yıla yakın bir süredir memleket meseleleri üzerine karınca kararınca kalem oynatmış Asabı bozuk bir yazı gündelikçisi olarak müsaadenizle birkaç fikir de ben paylaşmak istiyorum.
Bakan Tekin'in ilkokulda iki öğretmen fikrine ilaveten 12 yıllık zorunlu eğitim modelinin de tartışılmasını istemesi elbette önemli başlıklar. Ancak bana göre asıl tartışılması gereken taraf, bir öğretmenin kaç yıl aynı sınıfı okutacağı değil, bir çocuğun kaç yıl hangi amaçla eğitim göreceğidir. Çünkü eğitim sistemimizin paradoksu, çocukların okulda geçirdiği yıllar kadar, o yılların sonunda ellerine ne geçtiğidir.
Türkiye'nin eğitim meselesi; sınıf öğretmenini değiştirmek değil, eğitim felsefesini değiştirmektir! Bakın, yıllardır müfredat değiştiriyoruz, sınav sistemini değiştiriyoruz, okul türlerini değiştiriyoruz, öğretmenlerin görev dağılımlarını yeniden tartışıyoruz. Ne var ki; bunları yaparken en önemli şeyi, "Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz" sorusunu hep ıskalıyoruz.
Eğitim, bir çocuğu belli bir yaşa kadar okul sıralarında oturtup ardından eline bir diploma tutuşturmak mıdır mesela? Yoksa onu hayatın gerçekleriyle yüzleşebilecek, üretebilecek, düşünebilecek, bir meslek sahibi olabilecek ve kendi ayakları üzerinde durabilecek nitelikli bir birey olarak yetiştirmek midir? İşte eğitim meselemiz tam da bu sorunun cevabında kördüğümle düğümleniyor ne yazık ki.
DİPLOMALI İŞSİZ ÜRETEN SİSTEM!
Bugün memlekette milyonlarca genç, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite derken yıllarını okul sıralarında geçiriyor, hayatlarının en verimli dönemlerini eğitim kurumlarında tüketiyor. Sonra bir gün mezuniyet belgelerini ellerine alıp hayatın kapısını çalıyorlar. Fakat o da ne! Kapının arkasında onları bekleyen şey çoğu zaman işsizlik, belirsizlik ve daha da kötüsü korkunç bir hayal kırıklığı oluyor.
Yanlış anlaşılmasın; lise, üniversite eğitiminin gereksizliğinden falan söz etmiyorum. Bilim insanına, mühendise, hekime, hukukçuya, akademisyene ihtiyacımız elbette var. Ancak herkesin lise, üniversite mezunu olmasını tek başarı olarak gören anlayışın anlamsızlığına işaret etmek istiyorum.
Ülkede bütün çocukları, aynı akademik koridorda uygun adım yürütüp, aynı kapıdan kol hizasında tek sıra çıkarmaya çalışmak "eğitimde fırsat eşitliği" falan değil, olsa olsa insan, imkan, zaman ve yetenek israfıdır.
Çünkü her çocuk akademisyen olmak zorunda değil. Her çocuk mühendis, doktor, avukat ya da öğretmen olmak da istemiyor. Kiminin eli makineye, kiminin gözü sanata, kiminin aklı ticarete, kiminin yeteneği zanaata yatkın. Kimi araştırmak, kimi tasarlamak, kimi üretmek, kimi onarmak istiyor. Eğitimin görevi bütün bu çocukları tek bir kalıba sokmak değil, her birinin içindeki cevheri ortaya çıkarmak olmalıdır.
BENİM ÖNERİM: 6+3+3 EĞİTİM MODELİ
Girizgahta da altını çizdiğim gibi; eş durumundan eğitim gönüllüsü ve Asabı bozuk bir yazı gündelikçisi olarak, eğitim tartışmasına bir öneriyle katılmak istiyorum.
Ben, 12 yıllık zorunlu eğitim yerine, altı yıllık zorunlu temel eğitim üzerine inşa edilmiş 6+3+3 modelini tartışmaya açıyorum.
Bu modelde ilkokul altı yıl olacak. Ardından üç yıllık ortaokul ve üç yıllık lise eğitimi gelecek. Ancak sistemin en önemli farkı, altı yıllık temel eğitimin tamamlanmasından sonra bütün çocukların aynı akademik güzergâhta ilerlemeye mecbur bırakılmaması olacak.
Altı yıllık temel eğitimin sonunda çocukların ilgi alanları, yetenekleri, öğrenme biçimleri ve gelecek beklentileri dikkate alınarak bir yönlendirme süreci başlayacak.
Akademik eğitime devam etmek isteyen çocuklar ortaokul ve lise yolunda ilerleyecek. Mesleki eğitime yatkın olanlar ise daha ilk aşamadan itibaren üretimle, teknolojiyle, zanaatla ve mesleklerle tanışacak.
Eğitim hayatını akademik olarak sürdürmek istemeyen çocuklar için de yaşlarına, gelişimlerine ve yasal güvencelerine uygun alternatifler oluşturulacak. Bu çocuklar zorunlu temel eğitimi tamamladıktan sonra hayatın içinde kaybolmaya terk edilmeyecek; rehberlik, meslek tanıtımı, beceri kazandırma ve güvenli geçiş programlarıyla desteklenecek.
Burada altını özellikle çiziyorum: Altı yıllık temel eğitimi tamamlayan bir çocuğun çalışma hayatına terk edilmesini önermekten söz etmiyorum. Çocuk işçiliğine kapı açan değil, çocuğun geleceğini güvence altına alan bir modelden söz ediyorum. Çalışma hayatına geçiş, yürürlükteki yaş sınırları ve çocuk hakları çerçevesinde gerçekleşmeli.
Mesele, çocukları okuldan uzaklaştırmak değil, onları istemedikleri bir eğitim biçiminin içinde yıllarca tutmak yerine, kendilerine uygun bir gelecek yolunu erkenden keşfetmelerini sağlamaktır.
MESLEK LİSELERİ, ÜVEY EVLAT OLMAKTAN ÇIKMALI!
Gelelim Türkiye'nin belki de en büyük eğitim yanlışlarından birine: Meslek liselerine...
Bir ülkenin sanayisi, üretimi, teknolojisi ve ekonomik bağımsızlığı, yetiştirdiği nitelikli ara elemanlara ve ustalara bağlıdır. Bir fabrikanın mühendisi kadar teknisyene, bir otomotiv tesisinin yöneticisi kadar ustasına, bir teknoloji şirketinin yazılımcısı kadar elektronik teknisyenine ihtiyacı vardır.
Fakat Türkiye'de yıllardır meslek liseleri, akademik eğitimde başarılı olamayan çocukların yönlendirildiği ikinci sınıf okullar gibi algılanıyor. Bu, yalnızca bir eğitim politikası hatası değil, aynı zamanda ülkenin üretim geleceğine karşı yapılmış büyük bir ihmaldir de...
Binaenaleyh, meslek sahibi olmak başarısızlık değildir. Bir kaynak ustasının, elektrik teknisyeninin, CNC operatörünün, motor ustasının, tesisatçının emeği, bu ülkenin ekonomik gücünün temel taşlarından biridir.
Üstelik bugün MESEM'ler üzerinden gündeme gelen "yolsuzluk" iddiaları, denetim sorunları ve iş güvenliği tartışmaları da mesleki eğitimin nasıl bir ciddiyetle ele alınması gerektiğini göstermiyor mu? Mesleki eğitim, ucuz iş gücü temin etmenin, çocuk emeğini istismar etmenin veya kamu kaynaklarını denetimsiz biçimde kullanmanın aracı olmamalıdır.
Benim önerim, meslek liselerinin mevcut sistemin kenarında duran okullar olmaktan çıkarılması ve eğitim sisteminin tam merkezine yerleştirilmesidir. Meslek liseleri, üç yıllık ortaokul ve üç yıllık lise kademelerini kapsayan altı yıllık bütünlüklü, derinlikli, nitelikli bir mesleki eğitim hattına dönüştürülmelidir.
Bu okullar, liyakatli yöneticiler eliyle sanayi kuruluşlarıyla, organize sanayi bölgeleriyle, teknoloji merkezleriyle, tarım işletmeleriyle ve sektör temsilcileriyle doğrudan entegre çalışmalıdır.
Örneğin Bursa'yı ele alalım.
Sanayici çalıştıracak kalifiye eleman bulamazken, gençler ise işsizlikten kırılıyor. Oysa otomotiv, tekstil, makine, metal, mobilya ve diğer üretim alanlarında dünyanın önemli merkezlerinden biri olma iddiasındaki bir şehirde, meslek liselerinin sanayinin gerçek ihtiyaçlarından kopuk eğitim vermesi kabul edilebilir mi?
Öğrenci, yalnızca tahtadan meslek öğrenmemeli. Laboratuarlarda, atölyelerde, simülasyon merkezlerinde ve uygun yaşta, güvenli, denetimli işyeri uygulamalarında mesleği tanımalı. Sanayi kuruluşları da bu okulların yalnızca sponsoru değil, eğitim ortağı olmalı. Müfredatın oluşturulmasına katkı sunmalı, teknolojik altyapısını paylaşmalı, öğretmenlerin sektörle bağını güçlendirmeli. Bunun karşılığında sanayi kuruluşları, yetiştirilmesine katkı sundukları nitelikli iş gücüne erişebilmeli.
Elbette bu entegrasyonun temel şartı, öğrencinin ucuz iş gücüne dönüştürülmemesi; eğitim, ücret, sigorta, iş güvenliği ve denetim standartlarının eksiksiz uygulanmasıdır ki; bu, zaten sosyal devlet olmanın olmazsa olmaz bir gereğidir de...
Böylece meslek liseleri, başarısız öğrencilerin gönderildiği okullar olmaktan çıkar; ülkenin üretim kapasitesini büyüten, aranan meslek sahiplerini yetiştiren saygın eğitim kurumlarına dönüşür. Ve belki de en önemlisi, bir çocuk meslek lisesine girdiğinde ailesi onun geleceği için kaygılanmak yerine gurur duyar.
ÜNİVERSİTE SAYISINI DEĞİL, BİLİMİN KALİTESİNİ ARTIRALIM!
Bir başka meselemiz de üniversitelerimiz. Birkaçı hariç, yıllardır zaten "İleri Lise" konumunda olan üniversitelerimiz hızla çoğalarak, "ileri" itibarını da kaybedip, düz lise seviyesine sabitlendiği genelgeçer bir kabuldür. Öyleyse her şehre bir üniversite açmayı başlı başına bir başarı sayan anlayışı ve sonuçlarını da tartışmalıyız.
Nitekim, üniversite olmak, yalnızca öğrenci kaydetmek ve diploma dağıtmak değildir. Kaldı ki; üniversitelerin eş, dost ve akrabaya kadro açan "rektör çiftliğine" döndüğü gerçeği de başka başlı başına kanayan bir yaradır.
Oysa gerçek üniversite; bilim üretir, teknoloji geliştirir, topluma yeni fikirler kazandırır, ülkenin sorunlarına çözüm arar. Akademik kadrosu, araştırma altyapısı, laboratuvarları ve bilimsel çıktılarıyla varlık gösterir.
Eğer bir yükseköğretim kurumu bunları yapamıyorsa, neden var olduğunu yeniden sorgulamak zorundayız. Ben, bilimsel üretim kapasitesi bulunmayan, akademik niteliğini geliştiremeyen ve kaynakları verimli kullanamayan üniversitelerin bağımsız, şeffaf ve ölçülebilir kriterlerle değerlendirilmesini öneriyorum.
Bu değerlendirmeler sonucunda sürdürülebilir akademik kapasite oluşturamayan kurumların birleştirilmesi, yeniden yapılandırılması veya bazılarının kapatılması gündeme alınmalı.
Altını hassaten çizmek istediğim gerçek şudur: Türkiye'nin hem bilim insanına hem de iyi yetişmiş ustaya ihtiyacı vardır. Birini diğerine tercih etmek değil, ikisini de doğru hatta yetiştirmek zorundayız.
EĞİTİMİN MERKEZİNDE ÇOCUK, HEDEFİNDE HAYAT OLMALI!
Bu önerimin en önemli tarafı, çocukları akademik başarı üzerinden sınıflandıran anlayışı değiştirmesidir.
Bugün çocuklar daha ilkokul sıralarındayken sınavlarla, notlarla, sıralamalarla ve beklentilerle kuşatılıyor. Aileler çocuklarının hangi mesleğe yatkın olduğunu keşfetmek yerine hangi sınavda kaç net yapacağını hesaplıyor.
Oysa altı yıllık temel eğitim, çocuğun yalnızca okuma, yazma, matematik ve fen bilgisi öğrendiği bir dönem olmamalı. Aynı zamanda kendini tanıdığı, yeteneklerini keşfettiği, sanatla, bilimle, sporla, teknolojiyle ve üretimle tanıştığı bir dönem olmalı.
Bu altı yıl boyunca çocukların ilgi ve becerileri düzenli olarak gözlemlenmeli. Rehber öğretmenler, sınıf öğretmenleri, aileler ve gerektiğinde alan uzmanları birlikte çalışmalı.
PEKİ, BU MODEL NASIL HAYATA GEÇİRİLECEK?
Elbette böylesine köklü bir değişikliğin, bir bakan açıklamasıyla veya bir yönetmelik değişikliğiyle gerçekleşmesi beklenemez.
Önce konu siyaset üstü ele alınmalı. Sonra eğitim sisteminin bütün paydaşlarının katıldığı kapsamlı bir çalışma yapılmalı. Öğretmenler, eğitim bilimciler, üniversiteler, sanayi kuruluşları, meslek odaları, iş dünyası, veliler ve öğrenciler bu tartışmanın içinde yer almalı.
Ardından model, farklı sosyoekonomik özelliklere sahip illerde pilot uygulamalarla denenmeli. Çocukların akademik gelişimi, mesleki becerileri, sosyal gelişimi, mezuniyet sonrası istihdamı ve eğitimden kopma oranları ölçülmeli.
Meslek liselerinin altyapısı, öğretmen yeterlilikleri ve sektör iş birlikleri güçlendirilmeden sistemin değiştirilmesine kalkışılmamalı.
Ayrıca altı yıllık zorunlu eğitimin sonunda hiçbir çocuğun yoksulluk, aile baskısı, bölgesel eşitsizlik veya ulaşım imkânsızlığı nedeniyle eğitimden kopmasına da izin verilmemeli. Özellikle kız çocuklarının eğitime devamı, dezavantajlı bölgelerdeki çocukların fırsat eşitliği ve özel eğitim ihtiyacı bulunan öğrencilerin hakları güvence altına alınmalı.
Benim önerdiğim modelin başarısı, okulda geçirilen yılların azaltılmasından değil, o yılların içinin nitelikle doldurmasından geçiyor.
SON SÖZ:
Bitirirken son sözlerimi iyi niyetinden ve samimi gayretinden hiç şüphe etmediğim Milli Eğitim Bakanımız Sayın Yusuf Tekin'e yöneltmek istiyorum.
Sayın Bakanım,
Herkes üniversite mezunu olmak zorunda değil, ama herkesin güvenli bir geleceği olmalı. Bu bakımdan, eğitim sistemini yeniden tartışmaya açtığınız şu dönemde, tartışmayı yalnızca ilkokulda öğretmen değişikliğiyle veya zorunlu eğitimin kaç yıl olacağıyla sınırlı tutmayın lütfen.
Türkiye'nin ihtiyacı, tabelası değişen okullar değil, paradigması değişen köklü bir eğitim sistemidir. Çünkü bir ülkenin geleceği, kaç milyon öğrencisinin bulunduğuyla değil, o öğrencilerin kaçının hayata sımsıkı hazırlandığıyla ölçülür.
Her yıl yüz binlerce diplomalı işsiz yetiştirip ardından istihdam politikaları aramak, ekonomik kaynakları tüketmekten başka bir işe yaramıyor. Çocukları, yeteneklerini keşfetmeden yıllarca aynı akademik yarışın içinde tutmak, hem onların hayatından hem de ülkenin geleceğinden çalıyor.
Bizim artık şu gerçeği kabul etmemiz gerekiyor: Bir tornacının, kaynak ustasının, elektrik teknisyeninin, tesisatçının, yazılımcının, çiftçinin, tasarımcının, mühendisin ve bilim insanının yetiştiği eğitim yolları birbirinden farklı olabilir. Fakat hepsi aynı derecede değerlidir.
Bir çocuğun eline diploma verip onu işsizliğin ortasına bırakmak eğitim değildir. Bir çocuğa yeteneğini keşfettirip onu üretimin, bilimin, sanatın veya mesleğin içine hazırlamak olmalıdır eğitim.
Üstelik mesele yalnızca ekonomi de değildir. İnsan, kendisine ihtiyaç duyulduğunu hissettiği yerde değer kazanır. Yaptığı işin karşılığını alabildiği, emeğinin saygı gördüğü, ürettiğiyle hayat kurabildiği yerde kendisine ve ülkesine bağlanır.
İşte eğitim, tam da bu bağı kurabilmelidir.
Benim önerim açık: Altı yıl nitelikli temel eğitim, ardından akademik veya mesleki yeteneklere göre şekillenen esnek bir eğitim yolu...
Meslek liselerinin sanayiyle bütünleştiği, üniversitelerin diploma dağıtmak yerine bilim ürettiği, hiçbir çocuğun başarısızlık etiketiyle bir kenara itilmediği, her gencin kendi yeteneğine uygun bir gelecek kurabildiği bir Türkiye...
Belki de artık çocuklara sürekli ne olmak istediklerini sormak yerine, neye yetenekli olduklarını keşfetmelerine yardımcı olmanın zamanıdır. Çünkü bir ülkenin en büyük kaynağı petrolü, doğalgazı, altını veya dövizi değildir. Bir ülkenin en büyük kaynağı, doğru eğitimle işlenmiş özgüvenli insanıdır. Türkiye, her zaman övündüğü genç insan kaynağını heba etmeye daha fazla devam edemez/ etmemeli. İnanıyorum ki; siz de bu kanaattesiniz ve ben, sizinle aynı kanaatte olmanın iç huzuruyla fikrimi yüksek sesle paylaşıyorum.
ÖNEMLİ NOT:
Yazımın ilgili bölümlerinde meramımı açıklamış olsam da burada, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalar dahilinde çalışma yaşı ve bu yaşa bağlı zorunlu eğitim süresi bakımından 12 yılın 6 yıla indirilmesine itiraz gelebilir; tamam, ama bir de saha gerçekliği var ki; bunun sonuçları romantik itirazların gerekçelerinden daha vahim bir tablo oluşturuyor.
Örneğin, OECD'nin 2025 verilerinde, Türkiye'de 18-24 yaş grubunun yüzde 31'inin ne eğitimde ne istihdamda olduğu görülüyor. OECD ortalamasının yüzde 14 olduğu düşünülürse ne demek istediğim sanırım daha net anlaşılır.
----
"Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve politikhaber.com.tr'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir."