Günümüz iş dünyasında ve akademik çevrelerde sıklıkla karşılaştığımız bir duygu var: Ne kadar başarılı olursak olalım, içten içe hak ettiğimiz yerde olmadığımızı hissetmek. Bütün takdirleri, terfileri ve övgüleri şansa, doğru zamanda doğru yerde bulunmaya ya da insanları kandırma becerimize bağlamak... Psikolojide İmposter (Sahtekâr) Sendromu olarak adlandırılan bu durum, dışarıdan mükemmel görünen hayatların içinde sessiz bir yetersizlik fırtınası estirir.
Peki, modern zamanların bu popüler kavramını psikolojinin köklü isimlerinden Alfred Adler’in merceğinden okursak ne görürüz?
Adler’in Bireysel Psikoloji kuramı, insanın doğuştan gelen bir yetersizlik hissiyle dünyaya geldiğini savunur. Adler’e göre yetersizlik duygusu bir hastalık değil; insanı gelişmeye, öğrenmeye ve üstünlük çabasına sevk eden temel bir motivasyondur. Ancak bu doğal duygu, kişinin kendini başkalarıyla yıkıcı bir şekilde kıyaslamasıyla yön değiştirdiğinde "Yetersizlik Kompleksi"ne dönüşür.
İmposter Sendromu yaşayan bireyin zihinsel mekanizması tam olarak burada devreye girer. Adlerci bir bakış açısıyla; kişi çocukluk veya erken gençlik yıllarında geliştirdiği "ya mükemmel olmalıyım ya da hiçbir şeyim" algısı nedeniyle kurgusal bir başarı standardı belirler. Ancak ulaşılan her gerçek başarı, kişinin iç dünyasındaki bu ulaşılamaz idealin yanında sönük kalır. Başarı arttıkça, beklenti çıtası kişinin kendi zihninde daha da yükselir. Sonuç ise kaçınılmazdır: Birey, elde ettiği somut başarıyı sahiplenmek yerine, "Yakında ne kadar yetersiz olduğumu anlayacaklar" korkusuyla kendi başarısına yabancılaşır.
Adler’in üzerinde durduğu bir diğer kritik kavram ise "Toplumsal Duygu"dur. Adler, sağlıklı bireyin topluma katkı sağlayarak ve ötekilerle bağ kurarak var olduğunu söyler. İmposter Sendromu’ndaki aşırı özfarkındalık ve "kandırma" korkusu ise bireyin odağını sürekli kendi üzerine çevirmesine neden olur. Kişi, katkı sağlamaya odaklanmak yerine, sürekli kendi "vitrinini" koruma ve açık vermeme kaygısına hapsolur.
İmposter duygusundan sıyrılmanın Adlerci yolu, mükemmellik yanılsamasını bırakıp kendi insani sınırlarımızla barışmaktan geçer. Başarıyı bir derece, bir unvan ya da kusursuzluk üzerinden değil; kat ettiğimiz mesafe ve topluma sunduğumuz katkı üzerinden tanımlamak gerekir.
İçinizdeki o ses size bir "sahtekâr" olduğunuzu fısıldadığında hatırla: Mükemmel olmak zorunda değilsiniz, sadece gelişmekte olan bir insansınız. Ve Adler’in de dediği gibi; "Tamamen insan olmak, kendini yetersiz hissetmektir" — önemli olan bu hissin bizi felç etmesine değil, öğrenme yolculuğumuza rehberlik etmesine izin vermektir.
------
"Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve politikhaber.com.tr'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir."