Bizler yoksul ailelerin çocukları olarak dünyaya geldik. Annelerimiz sabah namazından önce uyanır, ahırdaki hayvanlara yem ve saman verirdi. Ardından kahveye gidecek babamızın karnını doyurur, onu günün “kutsal yolculuğuna” uğurlardı. Babamızın mesaisi kahvede başlar, saatlerce Samsun ve Bahra sigarası dumanı kokuları içinde sürer girerdi. Gün böyle başlar, böyle biterdi.
Annemiz babamızı uğurladıktan sonra eve döner, yatakları toplar, bizleri uyandırır, sobayı yakardı. Sobanın üzerinde sabah yağı sürülmüş yufka ekmeği, varsa biraz çökelekle birleşir; yağ ve peynir eriyerek karnımızı doyururdu. Asıl mesai ise bundan sonra başlardı: evin temizliği, kedinin ve köpeğin doyurulması…
Öğle vakti babamız eve dönerdi. Eğer annemiz yemeği yetiştirememişse, önce onu sonra biz çocukları sert bir ses tonuyla azarlar, bazen de sopayla terbiye etmeye kalkardı. Ardından yeniden kahveye uğurlanırdı. Annemiz bulaşıklarla, evin yeniden kirlenmesiyle, akşam yemeği telaşıyla uğraşırdı. Yoksulluk içinde akşam ne pişireceğini düşünürken, babamız pistide kaybetmişse evde yüksek sesli bir kavga kaçınılmaz olurdu. Yemek çıkmazsa kavganın tonu daha da koyulaşırdı.
Biz çocuklar işte böyle bir evde büyüdük: yokluk, açlık, azar, sopa ve özenti arasında. Anadolu gençlerinin öfkeli, sağlıksız ve sinirli olmasına şaşırıyorlar. Oysa biz hayattan başka ne gördük ki?
Bu topraklarda gençlerin ruhunu şekillendiren yalnızca ekonomik yoksunluk değil; aynı zamanda sevgi eksikliği, şiddet ve çaresizliktir. Bu çocuklar kimse tarafından ilgi ve sevgi görmediler. Anadolu’nun öfkesi, aslında görülmeyen bir çığlıktır.
-----
"Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve politikhaber.com.tr'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir."