Mustafa Gültekin

Mustafa Gültekin

seferisair@gmail.com

Milli eğitimin koridorlarında çınlayan laubalilik!

04 Mayıs 2026 Pazartesi 21:33

Devlet dediğimiz şey, sadece kanun maddelerinden, yönetmelik satırlarından, soğuk mühürden ve ıslak imzadan mı mürekkeptir?

Değildir elbette...

Biz, devleti "baba" görmüş bir milletiz. Tamam, 12 Eylüller, 28 Şubatlar gibi o babanın ceberut yüzüyle de yüzleşmedik, az copunu yemedik değil, ama bu acı hatıralara inat yine de ideal devletimizin aynı zamanda bir üslup, bir ses tonu, bir bakış olduğunu hayal ederiz. Yani, devletin, gelen bir telefona “alo” deyiş biçiminin bile nezaket merdiveninin en üst basamağında duran asalet ve ciddiyet olduğunu düşünürüz.

Beklenen, en azından benim beklediğim budur; fakat tam da burada "çürüme" dediğimiz hadise çoğu zaman "yolsuzluk" dosyalarında değil, küçük bir “he he Mustafa” cümlesiyle de kendini ele veriyor ne yazık ki.

Merak ettiniz değil mi, nedir bu "he he Mustafa" cümlesi?

Anlatayım: Birkaç gün önce, bir dilekçenin akıbeti hakkında bilgi edinmek üzere bir ilçe milli eğitim müdürlüğünü aradım. Telefon açıldı ve ben, falanca kişiyle görüşmek istediğimi belirttim ve o kişiye bağlandım.

Buraya kadar her şey normal, bundan sonrası ise tam bir fecaat. Efendim, telefonu açan hanımefendiye kendimi tanıtıp, bir husus hakkında bilgi edinmek istediğimi söyledim. Fakat o da ne? Hanımefendi, "he he Mustafa..." diyerek alabildiğine laubali bir dille cevap vermesin mi? Neye uğradığımı şaşırdım...

Bir süre daha devam eden bu anlamsız diyalogun sonunda gerçek anlaşıldı: O hanımefendi, "Bizim bir arkadaşımız var, Mustafa isminde, sürekli bizi arar, işletir. Seni o sandım..." dedi.

Görüyorsunuz değil mi? Vatandaşın derdine/talebine açık olması gereken telefonlar kurum içinde "işletme" işleri için hizmet veriyor.

***

Evet, çürüme önce dilde başlıyor.

Bir kamu kurumunu aradığınızda karşınıza çıkan ses, aslında devletin vatandaşla kurduğu en çıplak temastır. O ses ya güven verir ya da güveni lime lime eder.

Yukarıda ifade ettiğim kısa telefon konuşması, uzun yıllar biriken bir zihniyet erozyonunun dışa vurumundan başka bir şey değil aslında. Orada konuşan kişi sadece bir memur değil; aynı zamanda devlet ciddiyetinin, kamu ahlakının ve kurumsal disiplinin de temsilcisidir. Ve ne yazık ki; o temsil, artık çoğu yerde karikatüre dönüşmüş durumda.

Tamam, Türkiye, 2002’den bu yana gerçekten de birçok alanda ciddi mesafeler kat etti. Mesela vesayet odaklarının geriletilmesi, sağlık altyapısındaki dönüşüm, ulaşım ağlarının genişlemesi, savunma sanayindeki yerlilik hamleleri… Bunlar asla yadsınamaz gerçekler.

Ancak Fiziki yatırımlarla zihinsel dönüşüm arasında derin uçurumlar da oluştu. Beton yükseldi, ama insan geriledi. Yollar genişledi, ama ufuk daraldı. Hastaneler büyüdü, ama merhamet küçüldü.

Ve eğitim…

Benim çoğu kez hüzünle dile getirdiğim kanayan yara...

Eğitim dediğimiz o büyük medeniyet aynası, artık çatlak bir cam gibi duruyor karşımızda. Yansıttığı şey ne hakikat ne de ideal; sadece dağınık, bulanık ve parçalanmış bir görüntüden ibaret gibi geliyor bana.

Bu konuya tek karamsar bakan ben değilim.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın da samimice itiraf ettiği gibi, “eğitim ve kültür” alanlarında beklenen inkişaf sağlanamadıysa, burada mesele birkaç eksik proje ya da yanlış politikadan ibaret olmasa gerek.

Bu, daha derin bir medeniyet krizinin işaret fişeğidir. Çünkü eğitim sadece müfredatla değil, karakterle ilgilidir ve karakter, kurumların koridorlarında şekillenir.

Bugün, bir ilçe milli eğitim müdürlüğünde telefona çıkan görevlinin laubaliliği, aslında o kurumun iç disiplininin, denetim mekanizmasının ve değer dünyasının çöküşünü ele veriyor. Orada artık işini ciddiye alan bir memur değil, günü kurtaran bir zihniyet var demektir. Sorumluluk hissi yerini alışkanlığa, saygı duygusu yerini çoktan umursamazlığa bırakmıştır.

Bu, kuşkusuz çok acı, ama daha acısı da var: Bu çürüme artık kimseyi şaşırtmıyor. Normalleşen her yanlış, bir sonraki yanlışı doğuruyor. Bir süre sonra, olması gereken değil, olan şey “normal” kabul edilir hale geliyor. İşte en büyük tehlike de budur. Çünkü bir toplumda yanlışlar sıradanlaştığında, doğrular istisnaya dönüşmeye başlıyor.

Kamu kurumları, bir milletin aynasıdır. O aynaya baktığınızda gördüğünüz şey sadece memurlar değil; aynı zamanda o toplumun ahlak seviyesi, disiplin anlayışı ve devlet tasavvurudur. Eğer o aynada ciddiyet yerine laubalilik, sorumluluk yerine gevşeklik, saygı yerine lakaytlık görüyorsanız, sorun bireysel olmanın ötesindedir.

Belki de en büyük yanılgımız şu oldu: Kurumları inşa ederken insanı ihmal ettik. Binaları yeniledik, ama ruhu eskittik. Teknolojiyi dirilttik, ama erdemi öldürdük. Oysa devlet dediğimiz yapı, en nihayetinde yetiştirdiğiniz insanın kalitesi kadar güçlüdür.

SON SÖZ:

Bugün bir telefon konuşmasında duyduğunuz o “he he Mustafa”, aslında yarının daha büyük krizlerinin habercisidir. Küçük görülen, görmezden gelinen her ihmal, büyüyerek sistemin geneline sirayet eder. Bir gün bakmışsınız ki, o çürüme, sadece bir kişinin ihmali değil, bir kurumun adı oluvermiş. İşte o kurum, ülkenin ana taşıyıcı direklerinden birisi olan eğitim olursa yıkımın yankısını varın siz düşünün derim. Peki, biz bu çürümeyi sadece anlatacak mıyız, yoksa gerçekten yüzleşecek miyiz?

 

----

"Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve politikhaber.com.tr'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir."

 

Mustafa Gültekin Hakkında

Ağaçhisar'da 1977'de Şubat'ın ayazında anamın kucağında açmışım gözlerimi dünyaya. Babamın sıcak nefesiyle kulağıma okuduğu ezanla duymuşum adımı.

Mustafa

Kendimi, "Asabı bozuk bir yazı gündelikçisi" olarak tanımlıyorum. Gazeteciliğe, ortaokulda, okul gazetesi çıkartarak başladım. İlk basın kartımı "bir eğitim hizmeti" olarak burada aldım ve o gün bugündür kendimi mesleğin öğrencisi olarak görmeye, öğrenmeye devam ediyorum.

Araf'tan yeryüzüne dağıldığımızdan beri, yurt tutmayan düşlerimin peşinde, kaleme duyduğum hürmetle 20 yılı aşkın bir süredir yerel ve ulusal gazetelerde yazılar yazıyorum. Evliyim ve Canevim, Yürek Yongam Neslihan Azra'mın babasıyım.