Yazının başlığını ilkin, "Toplanın ekonomistler, size ekonomi öğreteceğim" şeklinde düşünmüştüm, ama "Ekmeğin üzerindeki gölgeyi kaldırın" demek beni daha fazla cezbetti.
Nitekim, Türkiye'de zaten yorgun düşmüş bir ekonomi var ve "ekonomi" diyerek söze başlayıp kimseyi fazladan yormak istemedim. Onun yerine "ekmek" gibi daha cana yakın bir kelimeyi tercih ettim.
Ne var ki; ekmek ve ekonominin kavgalı kardeşler olduğunu da biliyor değilim ve Asabı bozuk bir yazı gündelikçisi olarak bütün emekçilerle birlikte "Ekmek Kavgası"nın ön safındayım. Çünkü, insanın kendi gölgesini taşımaktan başka yükünün olmadığı o kadim zamanların çok uzağındayız artık...
Dahası, her sabah uyandığımızda sadece kendi rızkımızın değil, kazancı adeta değirmen gibi öğüten koca bir sistemin çarkını da döndürme mecburiyetiyle gözlerimizi açıyoruz...
***
Biliyorsunuz, geçtiğimiz günlerde vergi dinamiklerinde yapılan bir dizi değişim ile faiz oranları yüzde 39’dan 29’a çekildi, tecil süresi 72 aya uzatıldı ve teminatsız limitler 10 milyon liraya çıkarıldı.
Aslında, "mış" gibi yapılmış bu maslahatçı çözümün hiçbir sorunu çözmeyeceğini çözümü getirenler de biliyor, fakat daha iyisini yapacak ne iradeleri ne de projeleri olmadığı için suya sabuna dokunmadan günü kurtarmanın peşindeler.
Bu kifayetsiz kurtarma operasyonuna karşı; "Benzetmede hata olmaz" zırhını giyerek acı bir gerçeği hatırlatmak isterim. Efendim, bazen (aslında çoğu zaman) yanlış ekonomi politikaları, insanları düşman ordularından bile daha fazla hırpalar, yorar ve tüketir.
Bugün, işte tam da böyle acımasız bir kavşağın önünde yapayalnız duruyoruz.
Madem ki; böylesine hırpalayıcı bir yol ayrımındayız, şu halde, kulakları sağır edercesine bir nida koparıp, "Toplanın ekonomistler, size ekonomi öğreteceğim" diyerek, emek/ekmek kavgasına can simidi olacak birkaç önemli öneride bulunayım.
Bir defa devlet, kendi vatandaşının sırtındaki yükü hafifletmek isterken bile o yükün taşınmaz tortusu olan "faiz" prangasını elinden neden bırakmaz anlamış değilim. Anlayan varsa beri gelsin...
Ne yazık ki; devlet, ekonomiyi tahsilat merkezli bir mantıkla yönetmeye çalışıyor. Oysa ekonominin başarısı tahsilatla değil, üretimle ölçülmeli.
Bakın şimdi, devlet, geçinmek için kazanılan para ile zenginleşmek için kazanılan paranın arasındaki derin farkı gözetmeli. Aylık, belirli bir seviyeye kadar elde edilen gelir, aslında gelir değil, en insani ihtiyaç olan yaşama, barınma, beslenme, ulaşım, yani, hayatta kalma maliyetidir.
Devlet, hayatta kalmanın maliyetini vergilendirdiğinde vatandaşın direncini, umudunu, yaşama sevincini kendi eliyle tüketiyor demektir. Bugün, birçok küçük işletmenin gündemi, vergi, borç, haciz, ceza ve yapılandırmadan ibarettir.
Fakat bu asla böyle olmamalı.
Devletin öncelikli amacı vatandaşı vergilendirmek değil, vatandaşını vergi ödeyebilecek güce ulaşmasını sağlamaktır. Bundan sebep, asıl olması gereken, bugün ekonomik fırtınaların ortasında savrulan esnafın, zanaatkarın, küçük işletmenin sırtındaki o vergi, borç, haciz, ceza ve yapılandırma kamburunu kaldırmak; asıl borcun (ana paranın) zamana yayılarak insani bir takvime bağlanmasıdır. Devlet, bir ceza mercii değil, adaletin tecelli ettiği korunaklı bir sığınak olmalıdır.
Daha derin hakikat ise şahıs firmalarının, yani kendi yağıyla kavrulan küçük dünyaların varoluş mücadelesinde saklı. Bugün, yoksulluk sınırının 120 bin lira, aylık insani geçim sınırının ise 200 bin lira olarak soluklandığı bir iklimde, bu sınırın altında kalan bir şahsın gelirini vergilendirmek, felsefi olarak hayatın kaynağını kurutmaktır.
Bir vatandaş, devletin omzuna tek bir gün bile yük olmadan, ekmeği için emeği, alın teri ve uykusuz geceleriyle çoluk çocuğunun rızkını kazanıyorsa, bu durum cezalandırılacak bir "vergi matrahı" değil, ayakta alkışlanacak bir toplumsal erdemdir. Sosyal devletin asıl görevi, kendi başına hayatta kalma mücadelesi veren bu cesur yüreklerin boğazını sıkmak değil; onların yolunu açmaktır.
Gerçek bir vergi adaleti, 200 bin liralık o yaşamsal eşiğin aşıldığı yerde başlamalıdır. O sınırın ötesindeki büyümeler ise adil bir teraziyle ölçülüp, kademeli bir mimariyle (yüzde 5, 10, 15, 20 gibi) vergilendirilmelidir. Az kazananın hayatta kalma hakkı kutsal sayılmalı, çok kazananın ise topluma olan borcu adaletle tahsil edilmelidir.
Sosyal devlet dediğimiz o yüce mefhum; vatandaşı birer rakamdan, beyannameden ibaret gören hissiz bir bürokrasi aygıtı olmamalıdır. O, ekmeğini taştan çıkaranın, kendi gölgesinde serinleyenin boğazına yapışmayan, o ekmeğin üzerine gölge düşürmeyen asil bir vicdan mizanıdır.
Bu nedenle Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir yapılandırma paketi falan değildir. Yeni bir ekonomik zihniyettir. Türkiye'nin önündeki tercih, vergi oranlarıyla ilgili değildir. Nasıl bir devlet olmak istediğiyle ilgilidir. Nitekim, vatandaşını sürekli tahsilat yapılacak bir kaynak olarak gören bir vergi devleti mi? Yoksa vatandaşının zenginleşmesini kendi zenginliği sayan bir refah devleti mi?
İşte, önümüzdeki yılların ekonomik kaderini belirleyecek olan soru/n işte tam da budur. Bu soru/n faiz kararlarından, kur rakamlarından, bütçe tablolarından çok daha ileri ve önemlidir.
SON SÖZ:
Ekmeğin üzerindeki gölgeyi kaldırmak adına acilen yapılması gerekenleri son bir kez daha ve tane tane sıralayalım:
BİR: Bugün Türkiye'de kendi emeğiyle yoksulluk sınırında gelir elde etmeye çalışan yüz binlerce insan vergi borcu, borcun faizi ve e-hacizle boğuşuyor. Bu, öylesine kepaze bir hal almış ki; vergi borcunuz varsa tapuda miras paylaşımında bile karşınıza çıkıyor. Çıkmakla kalmıyor, hiçbir borcu olmayan diğer mirasçıların bile işi yapılmıyor. Sadece borçlu değil, sürece dahil olan herkes cezalandırılıyor. Bu, bir tür işkenceye dönüşmüş vaziyette. Çözüm: Kelime ve rakam oyunlarıyla suya tirit yapılandırma değildir. Acilen faizin silinip, ana paranın ödenebilir taksitlere bölünmesidir.
İKİ: Kararlı bir adım ve kalıcı bir hamle ile aylık 200 bin liralık (Altı ayda veya yılda bir güncellenmeli) yaşamsal eşiğe kadar olan gelir her türlü vergiden muaf tutulmalı; bu sınırın ötesindeki gelirler ise kademeli olarak (yüzde 5, 10, 15, 20 gibi) vergilendirilmelidir. Demem o ki; ecdadın, "İnsanı yaşat ki; devlet yaşasın" sözü lafta kalmamalı.
---
"Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve politikhaber.com.tr'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir."