Mustafa Gültekin

Mustafa Gültekin

seferisair@gmail.com

Devletin kurumları vatandaş için zulüm kapısına dönüşmüş!

13 Temmuz 2026 Pazartesi 01:11

"Ülkücü Hareket" dendiğinde ilk akla gelen isimlerden birisi Ozan Arif'tir kuşkusuz. Tabii, Hasan Sağındık'la birlikte Osman Öztunç'u ve Aşık Sefai'yi de unutmamak lazım. Ben, Ozan'ı daha ortaokul sıralarında tanıdım. Kestel Çilekspor'un kalecisi Mustafa vermişti dinlemem için kasetlerini.

Su katılmamış bir Türk oluşumdan mütevellit olsa gerek; gözlerimin çekikliğinden tutup, ülküsüne çekerdi beni, kaleci Mustafa. Henüz çocuktum, ama Gümüşçeken Caddesi'nde alın teri dökerken ve sabır çekerken çektim içime Ozan'ın türkülerini.

Yıllar çabuk geçti, fakat o günlerden kalan mısraların tadı hala damağımdan geçmedi.

Mesela, manasına denk düşen bir duygu yoğunluğu yaşadığımda düşünmeden dilimden düşüverir; "Devlet baba nerdesin? Ozan Arif neylesin? Babalık vasfın kesin. Ölüyor yalan değil." Mısraları.

Ne yazık ki; son zamanlarda bu mısraları daha sık tekrarlar olmuşum. Olmuşum diyorum, zira farkında bile değilim. Benim Yürek Yongam'ın, "Anneee! Babam, yine Devlet Baba'ya kızıyor..." derken düştü jeton.

Fakat asla haksız değilim.

Gelin size devletin babalık vasfının öldüğüne dalalet bir olaydan söz edeyim; haklı mıyım haksız mıyım siz karar verin.

Efendim, şimdi, bir devlet düşünün…

Kapısından içeri girerken insanın omuzları düşüyor. Koridorlarında çaresizlik yankılanıyor. Vatandaş, haklı girdiği kapıdan haksız çıkıyor. Dosyalar büyüyor, insanlar küçülüyor. Evraklar çoğalıyor, umutlar azalıyor.

Ve sonra birileri çıkıp hala devlete "baba" diyor. Haliyle ben de, "Devlet baba nerdesin? Babalık vasfın kesin, eriyor yalan değil" demekten kendimi alamıyorum.

Ben, bazı diyeceğim, ama siz bakmayın öyle dediğime; işinizin düştüğü hemen her kurumda şefkat değil, vatandaşın sırtına abanmış mekanik bir tahakkümün gölgesi görünüyor.

Birkaç ay önce, bir ilçe tapu müdürlüğü ile vergi dairesi hattında yaşanan olay; aslında devlet- vatandaş ilişkisinin hangi noktaya savrulduğunu bir kez daha görmeme vesile oldu.

Yıllar önce vefat etmiş bir baba... Köyde kalan birkaç parça mal ve yedi mirasçı. Aralarında anlaşmışlar. Kavga yok. Husumet yok. Mahkeme yok. İnsanlar, insan gibi "Paylaşım Sözleşmesi"ni yapmış. Belediyesinden vergi dairesine, tapu harcından döner sermaye bedeline kadar ne ücret talep edilmişse yatırılmış…

Yani, vatandaş, "Baba" bildiği devlet ne istemişse vermiş. Sonra, tapu müdürlüğünden, “İşlemleriniz tamamlandı, tapularınızı almaya gelebilirsiniz...” mesajına istinaden kimi işinden, kimi eşinden, kimi aşından izin alıp, toplanıp gidilmiş. 

Buraya kadar her şey normal...

Gelin görün ki; tam tapuların teslim edileceği sırada bir memur gelip,

“Bir mirasçının vergi borcu var. İşlem durdu...” diyor. Yetmiyor… Sadece borçlu olan kişinin payına değil, diğer mirasçıların hakkına da fiilen kilit vuruluyor. Vatandaşlar, anlamsızca geri gönderiliyor.

Şimdi soruyorum;

Bir insanın vergi borcu yüzünden neden bütün aile cezalandırılıyor?

Devlet, üç kuruşluk alacağını koruyacak diye neden masum ve çoğu da yaşlı insanların mülkiyet hakkı askıya alınıyor?

İşte, bana, "Devlet baba nerdesin? Babalık vasfın kesin, ölüyor yalan değil" dedirterek asabımı bozan çürüme tam burası. Çünkü hukuk her zaman kötü niyetle değil, vicdansızlaşmış prosedürlerle de zulme dönüşüyor.

Açık söylüyorum. Bugün vatandaşın en büyük problemi, yalnızca ekonomik kriz değil. Asıl kriz, "İnsanı yaşat ki; devlet yaşasın" naralarından sağır olmuş kulaklar, devlet aklının, insanı merkeze koymayı unutmuş olmasıdır.

Kurumların çoğu, artık iş üretmiyor, risk üretmemeye çalışıyor. Memur sorumluluk almıyor. Sistem inisiyatif kullanmıyor. Yönetmelik vicdan taşımıyor. Ve ortaya aslında hukuken de sorunlu, ucube, anlamsız bir yapı çıkıyor.

Oysa devletin kudreti, vatandaşın boğazına bastığı yerde değil; onun yükünü hafiflettiği yerde ortaya çıkar. Fakat bu yüce gerçeği anlamak için daha kaç çağ kapatacağız belli değil.

Hazır yeri gelmişken, söyleyeyim.

Bizim, eğitim sistemimizin de sil baştan yenilenmesi gerekiyor. Sözde hepimiz Türkçe konuşuyoruz, ama kimse kimseyi anlamıyor. Millet, devletle bir işi olduğunda devleti temsil edenler vatandaşa yol göster(e)miyor. Ezberledikleri şeyleri tekrarlayıp duruyorlar. Siz faklı bir soru sorduğunuzda, o soruya cevap değil yine ezberini tekrarlıyorlar. Millet, devlet kapısında hala el yordamıyla iş görüyor. Bu, hem devleti hem de milleti feci yoruyor.   

Bakın, yukarıda bahsettiğim konuda yapılması gereken şey aslında çok basit: Bir vatandaşın borcu varsa, borçlu mirasçının payına haciz koyarsınız, diğer mirasçıların tapusunu verirsiniz, olur biter. Böylece hem devlet alacağını güvence altına alır, hem de vatandaş mağdur olmaz.

15 Temmuz'da vatandaş devleti sokaktan toplamış olsa bile bizim bürokrasi kültürümüzün en köklü ve kötü geleneği hala “vatandaşa güvenmeme" refleksidir. Hal böyle olunca devlet hizmet makamı olmaktan çıkıp, psikolojik bir baskı merkezine dönüşüyor ki; millet, devlet kapısında ruhen tükeniyor.

Görünen şu: Devlet, gösterişli hükümet konakları inşa ediyor, ama hala vatandaşını "dosya numarası" olarak görmeyen yeni bir devlet aklı ve ahlakı inşa edemiyor.

SON SÖZ:

Bu satırları, tapu ve vergi dairesinde konuya muhatap memurları şikayet etmek için yazmıyorum. Bu konuda kime sorsak; "Kural olarak, sizin şahsi vergi borcunuz nedeniyle diğer mirasçıların paylarına haciz uygulanması ve tapularının verilmemesi hukuken mümkün değildir..." der. Yani, vergi dairesi ancak borçlu olan kişinin payına haciz koyabilir, birinin borcu sebebiyle diğer mirasçıların payına bloke koyulması akla ve hukuka uygun düşmez. Öyle anlaşılıyor ki; vergi dairesi, vatandaşın, devlete işinin düştüğünü görünce üç kuruşluk alacağını koparmak için gemileri yakıp, kalpleri yıkıp bütün yolları kapatmayı seçiyor.  Tapu müdürlükleri de risk almamak adına işlemi tamamen durduruyor. Yani, hukuka dayanmayan fiili bir durum yaratıp borç tahsili yapılıyor. Bu yapılan, vatandaşa zulümden başka bir şey değildir. Madem öyle, bitirirken, bir kez daha ve Ozan Arif'e de rahmetle; "Devlet baba nerdesin, babalık vasfın kesin, eriyor yalan değil" diyorum.

 

---

"Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve politikhaber.com.tr'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir."

 

Mustafa Gültekin Hakkında

Ağaçhisar'da 1977'de Şubat'ın ayazında anamın kucağında açmışım gözlerimi dünyaya. Babamın sıcak nefesiyle kulağıma okuduğu ezanla duymuşum adımı.

Mustafa

Kendimi, "Asabı bozuk bir yazı gündelikçisi" olarak tanımlıyorum. Gazeteciliğe, ortaokulda, okul gazetesi çıkartarak başladım. İlk basın kartımı "bir eğitim hizmeti" olarak burada aldım ve o gün bugündür kendimi mesleğin öğrencisi olarak görmeye, öğrenmeye devam ediyorum.

Araf'tan yeryüzüne dağıldığımızdan beri, yurt tutmayan düşlerimin peşinde, kaleme duyduğum hürmetle 20 yılı aşkın bir süredir yerel ve ulusal gazetelerde yazılar yazıyorum. Evliyim ve Canevim, Yürek Yongam Neslihan Azra'mın babasıyım.