Mustafa Gültekin

Mustafa Gültekin

seferisair@gmail.com

Kılıçdaroğlu, çok mu kötü?

27 Mayıs 2026 Çarşamba 01:23

Bugün, CHP'nin içinde yaşananlar, gelecekte "Siyasetin en acımasız yanı" olarak belki de üniversite kürsülerinde ders olarak okutulacak.

Öyle ki; tarihi bir siyaset mabedi olan CHP'nin koridorlarını saran ve derinden sarsan öfke, duvarlara çarpıp ülke satında yankılanan sesler, artık tartışma değil, adeta bir linç ayinine dönüşmüş durumda.

Ne yazık ki; "13 seçim kaybettin” cümlesi ise bu ayinin tılsımlı duası hükmünde. Kılıçdaroğlu'nun karşında konuşan hemen herkes aynı cümleyi kuruyor. Çünkü Türkiye'de siyaset çoğu zaman hafızayla değil, anlık öfkeyle yapılıyor.

Şimdi soralım:

Kemal Kılıçdaroğlu gerçekten CHP’nin bütün yenilgilerinin tek mimarı mı? Yoksa CHP’nin tarihsel mağlubiyet psikolojisini ilk kez kıran adam olduğu için mi bugün bu kadar tartışılıyor ve çok ağır taşlanıyor?

Bazı partililer hızını alamayıp belki bana da öfke kusabilir, ama ben şahsen şu manzaraya bakınca çok şaşırıyorum… Sanki CHP, Kılıçdaroğlu gelmeden önce Anadolu'da halkla kucaklaşan, seçim üstüne seçim kazanan, öteki mahallelerle barışmış bir halk partisiymiş de; Kılıçdaroğlu gelip suru üflemiş ve bütün  büyüyü bozmuş gibi bir hava ve buna sorgusuz inanmış bir anlatı var.

Peki, gerçek, gerçekten böyle mi?

Daha dün, Kemal Kılıçdaroğlu’nun devraldığı CHP, toplumun geniş kesimleri için ürkütücü bir vitrin değil miydi? Devletin soğuk koridorlarına sıkışmış, halka tepeden bakan, Anadolu'nun inanç dünyasıyla kavgalı görülen bir yapı yok muydu ortada? 28 Şubat’ın hayaleti hâlâ partinin bazı odalarında dolaşmıyor mu? "İkna Odaları"nın o ağır kokusu hâlâ duvar diplerinde hissedilmiyor mu?

Bakın, başörtülü bir genç kızın gözyaşıyla arasına hissedilir mesafe koymayı marifet saymış o kötü geleneğin ağır yükü, CHP’nin omuzlarına beton gibi çökmemiş miydi?

Bana göre, Kılıçdaroğlu, tam da o betonun içinde küçük çatlaklar açan adam oldu.

Mesela, "helalleşme" dediğinde herkes irkilmişti.

Oysa Türkiye’de siyaset, uzun yıllardır helalleşmekten değil, hesaplaşmaktan besleniyordu. İlk kez bir lider çıkıp, geçmişin karanlığıyla yüzleşmeye cesaret etti. Belki eksikti, belki kusurluydu, ama hiç kuşku yok ki; samimiydi. Toplum, yer yer tereddüt etse de o samimiyetin kokusunu en uzaktan bile aldı.

Bugün, CHP’nin muhafazakar mahallelere daha rahat girebilmesinde, Anadolu'da daha az ürkütücü görünmesinde, genç seçmene daha sıcak gelebilmesinde Kılıçdaroğlu’nun payını inkar etmek, tarihe karşı korkunç bir kibir olmaz mı?

Evet…

Kılıçdaroğlu seçim kaybetti...

Ama insanlar bir şeyi unutuyor:

CHP, Kılıçdaroğlu öncesinde kaybetmeyi kanıksamıştı. Kazanmanın ihtimal olduğuna dair inancını yitirmişti. Kılıçdaroğlu döneminde ise CHP ilk kez iktidarı gerçekten konuşmaya başladı. Belediyeleri aldı. Anadolu'da umut üretmeye başladı. İnsanlar ilk kez "Acaba olabilir mi?" diye sormaya, düşünmeye başladı. Üstelik, Kılıçdaroğlu, bunu, 28 Şubat garabetinin ardından toplumun yüzde 70'inin acısına şifa diliyle hitap eden, tarihin en kült siyasetçilerinden birinin sarsılmaz iktidarına karşı yaptı. 

Ve işte yakıcı trajedi tam da burada başladı.

Çünkü umut büyüdüğünde, yenilginin acısı dada da büyük oluyor.

Bugün, Kılıçdaroğlu’na yöneltilen öfkenin temelinde yalnızca kaybedilen seçim yok. Asıl mesele, kaybedilen umudun ölümcül travmasıdır. İnsanlar, gerçekleşmeyen hayallerinin hesabını bir kişiye kesmek istiyor. O yüzden tartışma, ahlaki sınırları zorlayan hakaretlere dönüşüyor.

Fakat bütün bu hengamenin içinde özellikle unutulan çok önemli bir şey daha var: Türkiye’de siyaset denildiğinde insanların zihninde artık yalnızca ideolojiler değil, aynı zamanda şaibeler dolaşıyor. İhale masaları, müteahhit koridorları, yakın akraba ilişkileri, servet tartışmaları, usulsüzlük iddiaları…

Nitekim, siyaset kurumu, uzun yıllardır paranın gölgesinde yürüyen devasa bir tiyatroya dönüşmüşken Kılıçdaroğlu’nun adı bütün bunlardan azade başka bir yerde duruyor. Soruyorum! Bu küçümsenecek bir şey mi?

Belki Türkiye'de temiz kalmanın değeri yeterince bilinmiyor. Çünkü bu ülkede dürüstlük, başarı kadar alkışlanmıyor. Hatta dürüstlüğü "saflık" gibi görenlerin sayısı azımsanmayacak kadar fazladır. Oysa siyasette kirlenmeden uzun süre kalabilmek, başlı başına tarihsel ve kıymetli bir direnç değil midir?

Kılıçdaroğlu’nun siyasetindeki en dikkat çekici taraflardan biri de budur.

Devlet terbiyesinden gelen o eski memur ahlakı… Dosyasını düzgün taşıyan, kamu malına titizlenen, gösterişten uzak duran asil bir Cumhuriyet bürokratı tavrı…

Belki hitabeti meydanları titretecek kadar sert değildi.

Belki çağın propaganda savaşlarında yeterince agresif olamadı. Ama kişisel hayatının etrafında dolaşan o sade atmosfer, Türkiye siyasetinde artık neredeyse kaybolmuş bir erdemi temsil etmiyor mu?

İşte bu yüzden bugün ona yöneltilen ölçüsüz öfke, sadece siyasi değil; aynı zamanda vicdani bir kırılma da yaratıyor. Oysa bir siyasi hareket, kendi liderini yiyerek büyüyemez. Kendi hafızasını aşağılayarak geleceğini kuramaz.

Bugün, Kılıçdaroğlu’na edilen ağır sözler, yarın CHP’nin kendi vicdanında derin bir yara açabilir. Bursa milletvekili Orhan Sarıbal’a yönelen hoyrat dil de aynı şekilde... Çünkü fikir ayrılığı başka şeydir, insani haysiyeti hedef almak başka şey…

Ne ironik bir manzara değil mi?

Yıllarca iktidara “kutuplaştırıcı siyaset” eleştirisi yapanların bir kısmı, bugün en sert kutuplaştırmayı kendi içinde üretiyor ve en amansız cümlelerle körüklüyor.

İşte tam da burada, bu puslu havada kendinize dahi itiraf edemediğiniz acı gerçeği ben size söyleyeyim. 2023 seçimi yalnızca Kılıçdaroğlu’nun yenilgisi değildir. O masa, daha kurulurken çatırdıyordu. "Kazanacak aday" tartışması, muhalefetin ruhunu içeriden kemiren görünmez bir kurt gibi çalıştı. Meral Akşener’in masadan kalkıp tekrar oturması, toplumda çok ciddi bir güven bunalımı yarattı. Seçmenin zihnine şüphe düştüğü anda, siyasetin büyüsü bozulur. Çünkü seçim yalnızca matematik değildir; duygu yönetimidir, güven hissidir, psikolojik iklimdir.

Belki de Kılıçdaroğlu’nun en büyük talihsizliği buydu:

Kılıçdaroğlu, gürültüyü güç sanan, sükuneti zayıflıkla karıştıran seçmen karşısında sakin, kendinden emin ve yola çıktıklarına değer veren bir siyasetçi olarak, modern çağın vahşi algı savaşında yalnız kaldı.

SON SÖZ:

Kılıçdaroğlu, “Mutlak Butlan” kararıyla yeniden genel başkanlık koltuğuna oturdu. Ama mesele bu değil. Asıl mesele, CHP’nin kendi ruhuyla kavgaya tutuşmasıdır. Bir hareket, kendi geçmişine böylesine hoyrat davrandığında, aslında geleceğini de hırpalamış olur. Bütün hatasına, eksiğine, günahına rağmen Kılıçdaroğlu, CHP’nin etrafındaki dikenli tellerin önemli bir kısmını sökmeyi başarmış bir liderdir. Açılan gedikten ilk kez Anadolu rüzgarı içeri girdi. Bugün, o rüzgarla dirilenler bile dönüp ona taş atıyorsa, mesele yalnızca siyaset değildir. Bu biraz da insan tabiatıdır. Çünkü insanlar, kendilerine umut verenleri; umutları kırıldığında daha acımasız cezalandırırlar ki; Kılıçdaroğlu'nun günahı tam da budur. CHP'yi ilk defa kazanmanın kıyısına kadar getirmiş, kazanma umudunu, inancını, hırsını vermiş olmasıdır.

 

NOT: Kurban Bayramınızı en içten sağlık, huzur, mutluluk dileklerimle kutlarım. Nice bayramlarda buluşmak dileğiyle, bayramınız mübarek olsun.    

----

"Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve politikhaber.com.tr'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir."

Mustafa Gültekin Hakkında

Ağaçhisar'da 1977'de Şubat'ın ayazında anamın kucağında açmışım gözlerimi dünyaya. Babamın sıcak nefesiyle kulağıma okuduğu ezanla duymuşum adımı.

Mustafa

Kendimi, "Asabı bozuk bir yazı gündelikçisi" olarak tanımlıyorum. Gazeteciliğe, ortaokulda, okul gazetesi çıkartarak başladım. İlk basın kartımı "bir eğitim hizmeti" olarak burada aldım ve o gün bugündür kendimi mesleğin öğrencisi olarak görmeye, öğrenmeye devam ediyorum.

Araf'tan yeryüzüne dağıldığımızdan beri, yurt tutmayan düşlerimin peşinde, kaleme duyduğum hürmetle 20 yılı aşkın bir süredir yerel ve ulusal gazetelerde yazılar yazıyorum. Evliyim ve Canevim, Yürek Yongam Neslihan Azra'mın babasıyım.